Gökçeada'ya yolunuz düştüğünde büyük olasılıkla Zeytinli Köyü'ne de düşecektir yolunuz. Orada bir tabela çıkacak karşınıza: " Beşiktaşlı Hristo Tatlıları"... Tabelayı takip ettiğinizde köyün içine doğru, yukarılarda bir yerlerde Beşiktaş'lı Hristo''nun mekanına geleceksiniz.
Hakkında çok fazla konuşmayı sevmese de, 1940 lı yıllarda (yanılmıyorsam 46 ve sonrası) Beşiktaş'ta top oynadığını söyledi Hristo. Lefter'den bir kaç yıl önce... Gerçekten de o yıllarda Beşiktaş'ta sağbek olarak oynayan bir Hristo var. Hristo Kontando... Mekanda yaratılan atmosfer ve verilen bilgiler bu amcanın o Hristo olduğunu imliyor. Ancak son aldığım bir habere göre bu amca Hristo Kaplan adında başka bir amca imiş!!!!
Keşke koyu bir Beşiktaşlı olmakla yetinseydin amca... Yine gelir, tatlılarını yer kahveni içerdik. Hiç gerek yoktu bu kandırmacalara.... Ne demişler; "yalancının mumu yatsıya dek...
Ancak şunu içtenlikle söyleyebilirim: Eşi ile birlikte öyle enfes tatlılar hazırlıyorlar ki, yememek eksiklik olacaktır. (Kremkaramel, kazandibi, sakız muhallebisi ve daha neler neler...) Dilerseniz dibek kahvelerinden de içebilirsiniz.
Bu skandaldan sonra aynı düzen devam eder mi, onu da bilmiyorum ya! İlgili haberi buradan okuyabilirsiniz.
Baba ocağına gidince çekmece, dolap ne varsa karıştırmak gibi bir huyum var. Gözüme kestirdiğim bir şeyler varsa yüzde seksenine "al kızım, senin olsun" gözüyle yaklaşılır evde. Çünkü zaten çoktan gözden çıkarılmış şeylerdir ya da küçük kızlarından esirgenmeyecek şeylerdir gözüme kestirdiklerim. Son gidişimde babamın emektar daktilosunu kaptım geldim. Hala sapasağlam. Yukarıda gördüğünüz gibi... Markası: Groma - Kolibri. (Babam, sanki kullanacakmışım gibi daktiloyu açıp şerit nasıl takılır, kağıt nasıl ortalanır vb. tarif etti, durdu. İlgiyle dinledim. Ne ki 98'den beri olağanüstü kolaylığı olan, word adındaki programı kullanıyorum bilgisayarda, yeniden kısıtlı ve zahmetli bir alete dönmem mümkün değil! Şakırtısını ve takkıdı tukkudularını çok özlesem de... ) Dediğim gibi dikkatle dinledim.
Babamın, çocuk kulaklarımda kalan hoş tıkırtısı artık koridordaki kitaplığımın üzerinde, fermuarı sonuna dek çekili, sessiz ve gözden uzak duruyor. Bu sabah çıkarıp tozunu aldım, masanın üstüne açıp uzun uzun seyrettim. Kendi tozumu almaktan korktum ama... Şöyle kısacık bir anımsayışla geçtim üstünden sepya bir fotoğrafın.
Minicik parmaklarımı tuşlarına bir iki dokunduracak olsam "kızım dikkat et bozulur sonra" derdi babam. Özenle kullanır, sonra hemen orijinal çantasına koyar, çekmecesine kaldırırdı. Biraz büyüdüğümde müsvedde bir kağıt takılarak, "tuşlara çok dikkatli bas"la emanet edilen bir oyuncak oldu daktilo. Yine de göz ucuyla elden bırakılmayan bir kontrol söz konusuydu.
Daktilosu babamın en değerlilerinden biriydi. Oysa şimdi etiyle de kemiğiyle de benim.
Daktilo aynı daktilo... Ama ne zaman aynı zaman.... ne de babam...